7 Temmuz 2015 Salı

Hilmi Yavuz'un özgeçmişi

Şair, anlatı yazarı ve felsefeci Hilmi Yavuz, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenimini yarıda bırakarak 1964 yılında İngiltere'ye gitti ve BBC Radyosu Türkçe Yayın Servisi'nde çalışmaya başladı. Bu sırada devam ettiği Londra Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden 1969 yılında lisans derecesini aldı. 

Bilkent'e gelmeden önce, 1974'ten beri Boğaziçi ve 1977'den bu yana da Mimar Sinan üniversitelerinde felsefe, şiir kuramı ve uygarlık tarihi dersleri verdi. 
Bugüne kadar birçok bildiri sunan Hilmi Yavuz'un çeşitli inceleme ve eleştiri yazıları da bulunuyor.

Şiir, anlatı, deneme ve inceleme dallarındaki yapıtları: 

Bakış Kuşu (şiir, 1969), Felsefe ve Ulusal Kültür (1975), Bedreddin Üzerine Şiirler(1975), Roman Kavramı ve Türk Romanı (1978), Doğu Şiirleri (1978, Yeditepe Şiir Ödülü), Yaz Şiirleri (1981), Gizemli Şiirler (1984),Zaman Şiirleri (1987, Sedat Simavi Büyük Edebiyat Ödülü), Kültür Üzerine (1987), Yazın Üzerine (1987), Felsefe Üzerine (1987),Söylem Şiirleri (1989), Taormina (anlatı, 1990), Fehmi K.'nın Acayip Serüvenleri (anlatı, 1991), Ayna Şiirleri (1992), Kuyu (1994), Yazın, Dil, Sanat (1995), Okuma Notları (1995),Denemeler (1996), Çöl Şiirleri (1996), Âh, Kadınlar (1996), İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar(1997), İslâm ve Sivil Toplum Üzerine Yazılar (1998), Akşam Şiirleri (1998), Modernleşme, Oryantalizm, İslâm (1999), Özel Hayattan Küreselleşmeye (2001) ve Yolculuk Şiirleri (2001) başlıklarıyla yayımlandı. Est & Non Yayınevi ise, 1970'li yıllardan beri kendisiyle yapılmış söyleşileri Şiir Henüz başlıklı bir kitapta derledi. 

Geçmiş yıllarda Meydan Larousse Ansiklopedisi'nin yazı kurulunda ve Gelişim Yayınları'nda çalışan Hilmi Yavuz, şimdi ise Can Yayınları'nın şiir dizisini yönetiyor. 
Bunların dışında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı görevini (1989-1994) yürüttü ve TRT-2 televizyonunda "Ondan Sonra" (1995), CNN-Türk televizyonunda da "Gökkubbemiz" (1999-2000) adıyla programlar hazırladı.

http://tebsite.bilkent.edu.tr/hyavuz.html

*



Hilmi Yavuz / Beşir Ayvazoğlu
-2-

14 Nisan 1936 tarihinde, İstanbul'da, Alman Hastahanesi'nde sabaha karşı dün. yaya gelen Hilmi Yavuz, çevresini şuurlu olarak ilk defa babasının kaymakam olarak görev yaptığı Orhangazi'de idrak eder. 1940'lar, yani savaş ve yoksulluk yılları. Gaz lambası ışığında okunan kitaplar, karartma gecelerinde pencereleri sıkı sıkıya kapatılmış odalarda titrek ışığın duvarlardaki esrarlı gölge oyunları... Aşık Garipler, Şah İsmailler, Kiln Kalesi Cenkleri... Ve tren yolculukları.. Babasının sık sık tayini çıktığı için Kurtalan'a kadar bütün istasyonların adlarını bir çırpıda sayabilen küçük Hilmi, "bir şehrin yerlisi" olmaya fırsat bulamayan memur çocuklarındandır. Orhangazi'de başladığı ilkokulu Terme'de, ortaokulu Siirt'te bitirir. 

Yahya Bey, son olarak tayin edildiği Şebinkarahisar'ın iklimi sağlığını olumsuz etkileyince emekliliğini isteyip yerleşmek kararıyla memleketi Siirt' e göç eder. Hilmi Yavuz, ilk defa gördüğü baba yurdunda ilk izleniminin şehre tuhaf bir şekilde hakim olan beyazlık olduğunu söylüyor. Beyazlık ve korkunç mezarlıklar... Sonra ailenin yarısı harabeye dönmüş konağ!...

Konaktaki yaşama biçiminin ayrılmaz bir parçası olan efsaneler... Yahya Bey, her gün Kur'an okumakta, evde eş dost ve akrabalar arasında çeşitli dini meseleler konuşulmaktadır. Hilmi Yavuz, ailesinin Müslümanlığı yaşaması yolunda kendisine hiç baskı yapmadığını, ancak geceleri, annesi Vecide Hanım'ın öğrettiği duaları okumadan yatmadığını ve evde konuşulanlara ister istemez kulak misafiri olduğu için dini mesele ve kavramlara yabancı kalmadığını söylüyor. Daha da ilgi çekicisi, Vecide Hanım ehl-i tarik olduğu için, bugün birçok insanın tüylerini diken diken eden Kadiri zikirleri de, Hilmi Yavuz'un dünyasına yabancı değildir.

Siirt'te lise bulunmadığı için kısa bir süre sonra Yavuz ailesine tekrar yol görünür. Ya Diyarbakır'a, ya İstanbul'a taşınılacaktır. Yahya Hikmet Bey, Hilmi'yi Galatasaray'da okutmak istediği için İstanbul'u tercih eder. Ve Kıztaşı'nda kiraladıkları eve yerleşirler. O yıl liseler dört yıla çıkarılmıştır. Üstelik Galatasaray'ın hazırlık sınıfı da vardır; beş yıllık lise tahsili Hilmi'nin gözünde büyür ve babasına lisan öğrenme sözü vererek Kabataş Erkek Lisesi'ne paralı yatılı olarak girer. Şanslıdır, çünkü burada Behçet Necatigil gibi bir edebiyat öğretmeninin "tehzib"inden geçecektir. Hilmi Yavuz'un bir şair ve kültür adamı olarak hamurunda, Necatigil mayası vardır dersem, abartmış olmam. Antik mitolojiye ve İslami meniikıba düşkünlüğü, divan şiiri zevki ve dile tasarrufunda, gerçekten bu seçkin edebiyatçının derin izlerini hemen seçebilirsiniz.

On üç yaşından beri şiirle ilgilenen ve bir süre kahverengi kaplı şiir defterine, tanınmış şairlerin şiirlerini kendi adıyla yazarak "temellük" eden Hilmi Yavuz'un Sabahların Türküsü adlı ilk şiiri, Kabataş Erkek Lisesi öğrencileri tarafından çıkarılan ve şair Özdemir Asaf'ın matbaasında basılan Dönüm dergisinde yayımlanmıştır (1 Aralık 1952). Böylece adı şaire çıkan Hilmi'nin şair kimliği onaylanmış olmaktadır. Ancak şairlik sevdası yüzünden, liseyi bitirdikten sonra babasının arzusu üzerine girdiği Hukuk Fakültesi'nde antileri değil, Erdal Öz, Kemal Özer, Adnan Özyalçınar, Onat Kutlar, Doğan Hızlan, Demir Özlü gibi müstakbel şöhretlerin yer aldığı"solcu" edebiyat çevresince mekan tutulan fakülte kantinini tercih edecektir. A dergisi bu çevrede doğar. Her yeni dergi gibi, Ada, putları yıkmak, yani edebiyat dünyasında köşe başlarını tutmuş eskilerin saltanatına son vermek için çıkarılmaktadır. Dram Tiyatrosu olayının arkasında da aynı heyecan vardır.

Aralarında Hilmi Yavuz'un da bulunduğu genç edebiyatçılar, başkanlığını Yakup Kadri'nin yaptığı Türk Edebiyatçılar Birliği'nin Tepebaşı'ndaki Dram Tiyatrosu'nda düzenlediği şiir gecesinde, gecenin kişiliksizliğini protesto etmek amacıyla, paradiden, Behçet Kemal Çağlar'ın şiir okuduğu sırada ''Matine dörüterleri esselamün aleyküm" yazılı bir pankart açarlar. Ancak bu protesto önceden haber alındığı için polise haber verilmiştir. Derhal derdest edilirler. Hilmi Yavuz kargaşadan faydalanarak sıvışmayı başarırsa da, ertesi gün Ekspres gazetesinde manşetten verilen "Komünistler Dram Tiyatrosu'nu bastı" haberini görünce dehşete kapılır. Korktuğu başına gelecek, ertesi gün polislerce evden alınarak sorguya çekilecektir. Bu, onun ilk ve son Sansaryan Han tecrübesidir. "Galiba" diyor Hilmi Yavuz, "elebaşı olarak Attila İlhan 'ın adını söyletmek istiyorlardı. ,,*

Hukuk Fakültesi'ne devam ettiği yıllarda Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışan Hilmi Yavuz, 1963 yılında Londra'ya gitmiş, beş yıl süreyle bir yandan BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik ve tercümanlık yaparken, bir yandan da Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okumuştur. Bu arada sık sık Londra ve Paris'teki öğrenci hareketlerine katıldığını saklamıyor. Ancak kendi ülkesinin tarihine, kültürüne yabancılaşmaya başladığının da farkındadır. Bu farkında oluş, onu, çocukluğunda içdünyasını besleyen kültürün köklerine inmeye zorlayacak, hatta Londra'dan Yeni Ufuklar'a gönderdiği bir yazıda, "Bakı'yi, Nefi'yi, Naima'yı bilmeyen,jakat Kant, Wittgenstein, Hegel deyince bülbül kesilen aydınlarımIZ! gördükçe, sizi bilmem ama, benim utançtan yüzüm kızarıyar" diyecektir.

"Bu düşünüş'Üçimi ve bir "kitap kurdu" olarak İslam kültürüne, özellikle bu kültürün Osmanlı versiyonuna ilişkin okuma faaliyeti, Hilmi Yavuz'u solcu ve Batıcı çevrelerde ayrıcalıklı bir konuma yükseltecektir. Ö;::ellikle Boğaziçi Üniversitesi'nde, yönetim başka birini bulamayınca üstlendiği İslam Düşüncesine Giriş dersi, onun bu kültürün dünyasına sağlam bir "giriş" yapmasını da sağlamıştır. Artık Türk tarihinden, kültüründen, inanç sisteminden söz ederken gaf üstüne gaf yapan "cahil" Batıcı ve solcuların başbelası bir "külyutmaz"dır. Eski kültürden söz ederken iri iri çamlar deviren aydınlarla tatlı tatlı alayetmek, kültürlü, alafranga bir İstanbul beyefendisi tiplemesi olan İrfan Külyutmaz'ın en büyük zevkidir.

Hilmi Yavuz, Osmanlı Türkçesi'ni iyi bilir ve eski kelimeleri gerektiği zaman yerli yerinde kullanmakta mahirdir. Ancak öztürkçeden hiç vazgeçmediğini de söylemeliyim. Ve ben bu takır tukur Türkçe'yi onun nasıl bu kadar güzel konuşabildiğine hep hayret etmişimdir. 1988'in 14 Aralık'ından beri hiçyakmadığı sigarasını mıncıklaya mıneıklaya yaptığı birçok konuşmayı dinledim ve teklediğini hemen hiç görmedim dersem, inanın. Hilmi Yavuz, belki de öztürkçeye Osmanlı inceliğini kazandıran ilk ve son adamdır.

Hasılı Hilmi Yavuz, "İrfan"ıyla bizim dünyamıza, alışkanlıklarıyla Bodrum ideolojisine bağlı, babası gibi iki had arasında yaşayan bir Tanpınar adamıdır.

* Bu hadiseyi Tahir Alangu, Yenilik dergisinin Mayıs 1956 tarihli sayısında, Salah Birsel ise Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu adlı kitabında bütün ayrıntılarıyla anlatmışlardır

http://www.aksiyon.com.tr/yazarlar/hilmi-yavuz_501139


-1-

973 yılıydı; YeniA dergisinin tesadüfen elime geçen bir sayısındaki Tanpınar'ın Solculuğu Efsanesi başlıklı yazıyı, o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine bir ödev hazırladığım için ilgiyle okuduğumu hatırlıyorum. Bu, yazar Hilmi Yavuz'dan okuduğum ilk ya~ıdır. Yeni Ortam gazetesinde çıkan Tanpınar Uzerine Notlar'ında Huzur yazarının soleu olduğunu iddia ettiği için Selahattin Hilav'ı adamakıllı hırpalayan Yavuz, kendisi de soleu olduğu halde "Hayır, Tanpınar soleu moleu deği!!" diyordu. Rahatlamıştım; doğrusu hayran olduğum yazarı solculara kaptırsaydım çok üzülecektim.

Şair Hilmi Yavuz' u ise Bedrettin Uzerine Şiirler'den tanıdım. Gerçi Şeyh Bedreddin etrafında oluşturulan sol "romantizm", bana tipik bir anakronizm gibi geliyordu, fakat Hilmi Yavuz'un şiirindeki sesten hayli etkilenmiştim. Sonra yazılarından bir kısmını topladığı Felsefe ve Ulusal Kültür'ü okudum. Bu kitapta, Marksist bir Türk aydınının benim de ilgilendiğim konulara bakış tarzı, mesela geçmişkültürün nasıl "güncel"leştirilebileceğine, nasıl yaşanır kılınabileceğine dair sorulara verdiği cevaplar vardı.

İstanbul'a geldikten sonra, Hilmi Yavuz'u tanıyan bir dostum onun benim Aşk Estetjği ve Eve Dönen Adam adlı kitaplarımı okuduğunu ve övgüyle söz ettiğini söyledi. Tam o günlerde bir yazısında Eve Dönen Adam'dan bir alıntı yaptığ.ını gördüm. Ve (1986 veya 1987 olmalı) TUYAP Kitap Fuarı'ndaki bir imza gününde tanıştık. Tanışıklığımız, ilgi duyduğumuz konu ların şaşırtıcı benzerliği dolayısıyla, aramızdaki yaş farkına rağmen, sıkı bir dostluğa doğru ilerledi. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.

Türkiye'de ilk solcular, alafrangalaşmış Tanzimat aristokrasisinin çocuklarıdır; çünkü Avrupa'ya gidip yabancı diller öğrenen, dolayısıyla yeni fikirlerle ilk karşılaşan onlar oldu. 


Hilmi Yavuz'un farkı, köklerine bağlı Siirtli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesi, tasavvuftan, Kelam'dan, Imam-ıŞafiiden, Gazali'den, EŞ'ari'den söz edilen Müslüman bir Türk evinin atmosferini yaşamış olmasıdır. Baba Yahya Hikmet Bey-ki Sezai Karakoç'un babasının arkaşıdır ve aynı tekkeye devam ederler- iki had arasında sıkıŞıp kalmış Tanpınar tiplerine benzer; hem sıkı bir Atatürkçü, hem de hafız-ıKur'an'dır. Birgün elinden tutup Kocamustafapaşa'ya götürdüğü küçük Hilmi'ye söylediği şu sözler, onun iç dünyasına dair önemli ipuçları taşımaktadır: "Sümbül Efendi Hazretleri'nin manevi huzurundayız, evlat. ALlah muhabbetinin kokusunu duyuyor musun?" Hilmi Yavuz, "Birden çok tuhaf bir şeyoldu" diyor, ''birden her yeri yanık ve kesif bir sümbül kokusu kuşattı. Duyuyordum, işte avluyu Baki Efendi'nin deyişiyle 'gömgök tere batmış' bir sümbül kokusu doldurmuştu".

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder