15 Mayıs 2015 Cuma

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu özel sayısını sunarken / SabahattinGencal


            Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bir söyleşisinde:  “Bir insanın milli hassasiyetini ve samimiyetini görür görmez anlarım. Gözden ciğer muayenesini tıbben keşfetmiş olan biriyim. Bu sahte sağcıdır, bu sahte solcudur. Bu sahte laiktir. Bu sahte Atatürkçüdür, bu falanca gizli cemiyet üyesidir. Hatta gözüm alıştı kaçıncı derecedir onu bile anlıyorum.” diyor. [i]

            Ben, bir kişiyi tanımak şöyle dursun kendimi bile tanıyamıyorum. Gerçekten insan kendini henüz tanıyamamıştır. Tabii, bunun istisnaları da var. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bu istisnalardan biri. O, hem insanları tanıyabiliyor, hem de insanlar O’nu tam olmasa bile kolayca tanıyabiliyorlar.

           1998 yılında bir özel okulda müdür başyardımcısı olarak çalışıyordum. Rahmetli Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu okul müdürümüz Rahmetli Prof. Dr. Hüseyin Kalkan’ı ziyarete gelmişlerdi. Ben de görüşmelerinde, sohbetlerinde bulundum. Ancak Sinanoğlu ile hal hatır sormanın klâsik bir iki söz söylemenin ötesinde bir sohbetim olmadı; ama konuşmalarını, sohbetini, verdiği bilgileri dikkatle izledim. Kendimi, tüm uğraşılarıma rağmen tanıyamayan ben, hiç kimseyi tanıyamayan ben, galiba Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu çok az da olsa tanıdım. Tanınmayacak gibi değil. Öylesine saf, öylesine içi dışı bir, öylesine şeffaf, öylesine temiz, öylesine alçak gönüllü ki anlatılamaz.

            Dünyaca tanınmış bir bilim adamı bu kadar alçak gönüllü nasıl olabiliyor. Kendisine Türk Eintain’i denmesini istemiyor. Oysa zekâsı Einstainden daha üstün. Üstün derken 26 yaşında dünyanın en genç profesörü olmasından hareket etmiyorum. Kendisine uygulanan zek’a testler, çok üstün bir zekâya sahip olduğunu tescilliyor.

           Bu üstün zekâya, dâhiye öyle çok iş önerileri geliyor ki hesabı yok. Hiç birini kabul etmiyor. Açıkçası parayı, pulu, statüyü, mevkiyi elinin tersiyle itiveriyor. “Bana üç aşk yeter.” diyor. Evet, Allah aşkı, millet aşkı, bilim aşkıyla yanıp tutuştu.” Bu aşk gözlerinden, sözlerinden belli oluyordu.

           “Bizim formülümüz, düsturumuz akıl artı bilimdir. (Akıl + bilim) bu ikisi olmazsa, bir kuşun iki kanadından biri olmaz demektir. Zümrüd-ü Anka’nın iki kanadı olmaz ise uçamaz. Bunun birisi akıl kanadı, birisi gönül kanadıdır. İnsana bu iki terbiye lazım. Aklı geliştirmek için bilim. Bilimi geliştirmek için akıl. Matematik formül o.”[ii]

           Açık sözlülüğü, korkusuzluğu, mizahı yeteneği, engin kültürü her halinden belli oluyordu.

           Açıkça konuşamayan bilim adamlarını gördükçe Sinanoğlu’nu hatırlarım; korkan aydınları, kişisel menfaatleri için yalakalık yapanları gördükçe Sinanoğlu’nu hatırlarım. O güzel meziyetleriyle dünya Saraylarında yer bulamadı, ama Gönül Saraylarımıza kurulu verdi.

           Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, benim de aralarında bulunduğum 3-4 kişilik gruba öyle etki etti ki anlatılamaz. Bir kere sohbetimiz saatlerce sürmedi. Kısa bir zaman içinde bunca notu, bunca bilgiyi nasıl aktardı bize. Bundan şu çıkarımı yapabiliriz: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Zamanın her anını en iyi biçimde değerlendirebilmektedir.

          Söyleşilerinde bu konu üzerinde sık sık durmuştur. Üniversite kapılarının saat 1700’de kapanmasına hayret etmektedir. Otobüslerde, metrolarda insanların, O’nun ifadesiyle “birbirlerine bön bön bakmalarını” anlayamamaktadır. Doğru demiyor mu, bunca yolcu, bunca zamanda okumuyor, üstelik düşünmüyor. Sinanoğlu belediye otobüsünde bile matematik çalışabilmektedir. Bu konuda daha ne denir bilemiyorum.

           Yukarıda Sinanoğlu’nu çok az da olsa tanıyabildiğimi yazdım. Meğer öyle değilmiş. Sinanoğlu hakkında okudukça O’nu tanıyacak yerde, O’nu ne kadar az tanıdığımı anlıyorum.

           “Asla kendi konusuyla sınırlı kalmamış. O, kendisini dünyadaki her soruna karşı sorumlu hisseden, dünya ile gerçekten barışık nadir insanlardan. Bir yandan bilim dünyasının alt üst ederken, diğer yandan yıllardır. Yatıyla okyanusları dolaşıyor, tarih dahil bir çok konuya meraklı. Uçak kullanıyor, beş yıl kadar önce pilotluk brövesi almış. Bunca yıl yurdundan uzak kalmış olmasına karşın çok temiz bir Türkçe ile konuşuyor. Bu arada anlatmaktan hoşlanmasa da saz çaldığından, ne kadar güzel dans ettiğinden biraz çapkın olduğundan da söz edildiğini duyduk. Beyninin hiç körelmemesinde tüm bunların da bir anlamı olsa gerek.”[iii]

           Tüm üstün nitelikleri üstünde toplayan mükemmel bir adam. Tüm mükemmelliklerini alçak gönüllülük örtüsüyle örtüyor Sinanoğlu. Devlet görevlilerimizden bir Allah’ın kulu çıkıp da bu örtüyü kaldırmıyor; nedense bu dehâyı tanıtamıyorlar, kimbilir belki de kasıtlı olarak tanıtmak istemiyorlar.

           Magazinle, futbolla, ıvır zıvırla ulusumuzu meşgul eden, uyuşturan basın yayın; bu tür olumsuzlukları önlemek şöyle dursun teşvik eden devlet görevlilerimizin Sinanoğlu’na ilgi göstermemesini anlayamıyorum.

           “Anadolu’yu dahi dolaşıp bir takım konuşmalar yapmaya çalışıyorum. Kamuoyunu devamlı ıvır zıvırlarla meşgul ediyorlar ve alttan götürüyorlar. Türkiye’de bizim gibilerden başka da kimse çıkıp bir şey söylemiyor. Ya bilmiyorlar, ya korkuyorlar ya da satılmışlar. Dolayısıyla bize çok iş düşüyor. Başkaları bunlarla uğraşsa da biz de matematikle uğraşsak çok iyi olacak ama ne yapalım. Bu da boynumuzun borcu.”[iv]

           Sinanoğlu bir cümleyle aydınlarımızın içinde bulunduğu acınacak durumu özetliyor:Türkiye’de bizim gibilerden başka da kimse çıkıp bir şey söylemiyor. Ya bilmiyorlar, ya korkuyorlar ya da satılmışlar. Dolayısıyla bize çok iş düşüyor.

          Sinanoğlu biliyor, korkmuyor, satılmış değil.

           Sinanoğlu neyi biliyor? Neyi bilmiyor ki?

           Sinanoğlu biyografisinde “ kuantum kimyacısı, kuramsal kimyacı ve moleküler biyolog.” yazıyor. “Matemetik, moleküler biyoloji, fizik, astrofizik, nükleer fizik gibi alanlarda dünyada adını duyurduğundan söz ediliyor, ama tarihçiliğinden, dilciliğinden söz edilmiyor. Tasavvufculuğundan da söz edilmiyor. Daha doğrusu bunlar üzerinde çok az duruluyor.

           Sinanoğlu’nun yaşamı incelendiğinde, küresel güçler dahil hiç kimseden korkmadığı anlaşılır. O’nu satın alamamışlardır; ama ne var ki düşüncelerinin yayılmasını önlemeye çalışmışlardır. Hâlâ da O’nu unutturmaya çalışıyorlar gibime geliyor. Bu konuda yanılmayı çok isterdim.

          Oktay Sinanoğlu’nu karınca kadarınca kadar bile olsa tanıtmayı ödev kabul ediyorum. İnternet dünyasından yaptığım alıntıları bir özel sayı gibi sunmaya çalışacağım.

          Hakkında söylenenleri tekrarlamak istemem benim söyleyeceğim şudur:
İsmail Hikmet Ertaylan Öğretmen Marşını, sanki Sinanoğlu ve O’nun gibi öğretmenler için yazmıştır.
Allah aşkı, yurt aşkı, bilim aşkıyla tutuşan kendini yurduna, milletine adayan büyük insan, adam gibi adam rahmetli Oktay Sinanoğlu için bir marş yazmak isterdim; ama ne yazık ki bir mısra bile yazamıyorum.

          1975'te çıkarılan özel bir kanunla Oktay Sinanoğlu'na Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verilmiştir. Dünyanın birçok üniversitesinde ders veren, onlarca profesör ve bilim adamı yetiştiren Sinanoğlu'nu büyük bir öğretmen olarak görüyorum. öyle bir öğretmen ki hem üniversitede ders verdi, hem de halka ders verdi. Karşısındakilerin kafasına ve gönlüne giriverdi. cehle karşı savaş açtı, kendini yurduna ve milletine adayarak nura doğru koştu. İşte bunun için Sinanoğlu adı geçince Öğretmen Marşını hatırlıyorum. 

           İz Bırakanlar / Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu özel sayısını yararlı olması umuduyla sunuyorum.


          Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli



ÖĞRETMEN MARŞI

Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yeryüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk;
Korku bilmez soyumuz.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.


Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.

İsmail Hikmet ERTAYLAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder